YARINLARA DOĞRU: KIVAMIMIZI KORUYALIM MI?
Üç Salkım Üzüm Ve hatırlattıkları
Sevgili okuyucu, bu yazıma bu ay içinde yaşadığım iki olayı paylaşarak başlamak istiyorum.
Şehirden beldeme geliyorum. Yolda, avuçlarını bir şeyle doldurmuş olan bir adamın, durmam için kollarını aşağı yukarı indirip kaldırdığını görüyorum. 15-20 metre ötesinde durabildim. “Beni filan yere kadar alır mısın?” demesini beklediğim bu adam, koşarak geldi arabanın yanına. Sıcaktan terlemiş alnı ve mütebessim yüzüyle bana bakarak dedi ki:
- Efendim, bağımdan kopardığım şu iki-üç salkım üzümü paylaşmak için çıktım yola. İki araba geçti; durmadılar. Size kısmetmiş. Lütfedip alır mısınız?
Teşekkür ettim, “Allah hayrınızı kabul buyursun”…deyip yoluma devam ettim.
Üzüm Bağı Denince
Üzüm ve Bağ denince, benim aklıma hep Allah Resulü gelir. Nitekim bu olaydan sonra da O’nu hatırladım. O’na salat ve selam eyledim zihnen.
Hani çok sıkıntılı bir dönemde Allah Resulü, yanına Zeyd’ini alarak Taif’e gitmişti ya.
Hani, Taif’te kendine bir destek bulur ve dini onaylayanlar olur diye ümit etmişti ya.
Hani, bu ümitle gittiği şehrin lideri kendisine: "Allah, peygamber göndermek için, senden başka kimse bulamadı mı?" diyerek hakaret etmiş ve bununla da yetinmeyip, Gönül Sultan’ımızı ayaktakımına taşlatmıştı ya.
İşte böyle sıkıntılı bir anda şehri terk eden Allah Resûlü, kendisini canhavliyle bir bağa atmış ve bu sırada şu cümlelerle başlayan uzunca bir dua etmişti:
"Allah’ım!.. Kuvvetsiz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü yalnız Sana arz ediyor ve Sana şikâyet ediyorum….”
Ve o bağda, kendisine üzüm ikram eden bağ bekçisi köle Addas ile aralarında şöyle bir konuşma geçmişti:
“Addas!.. Sen nerelisin ve hangi dindensin?" demişti Allah Resulü.
Addas da:
-Ninovalıyım ve Hıristiyanım efendim, diye cevap vermişti.
- "Demek sen, o erdemli kişi Yunus İbn-i Metta’nın hemşehrisisin."
-Siz, Yunus İbn-i Metta’yı nereden biliyorsunuz?
- Kardeşimdir benim Yunus. Zira o bir peygamberdi. Ben de peygamberim."
Bunun üzerine Addas, kendisini tutamadı ve Resûlullah’ın başını, ellerini ve ayaklarını öpmüştü.
Dünün Köy Odaları Ve Bugünün Bayrağı
Evet, evet, bana ikram edilen iki üç salkım üzümden sonra bunları hatırladım bir anda.
Ve hemen sonra, üç gün önce yaşadığım buna benzer bir başka olayı hatırladım. O da, elindeki bayrağı sallayarak yoldan gelip geçen arabaları durduran genç bir delikanlı ve yanındaki kızcağızdı. Şalvarlı ve başı yazmalı hanım kız, sepetine doldurduğu gözlemeleri, duran arabalara ikram ediyor, bayraklı delikanlı da, sehpa üzerindeki testiden ayran ikram ediyordu..
Ve sonra, çocukluğum geldi gözümün önüne. 20-30 km. uzaktaki köyünden, şehre pazar için at ve eşekle ulaşan köylüleri düşündüm. Onlar, ikindi saatlerinde köylerine dönmek için şehirden yola çıkarlar ve köyümüzde mola verirlerdi. Nüfusu iki bini bulan köyümüzde, 9- 10 tane misafir odası vardı. Alt katı ahır, üstleri yatakhane ve salondu bu misafirhanelerin. Her oda ile ilgilenen aileler vardı. Bir keresinde dedem beni göndermişti. “Oğlum, git, odaya bak. Kaç kişi var. Ona göre yemek götürelim,” demişti…
Eskilerin,“ hayırhahlık” dedikleri hayırseverlik, diğerkâmlık gibi bir hasletimiz vardı dün.
Bu gün, yarım litresini 50 kuruşa alıp, af edersiniz, dökmek için WC’lere 100 kuruş ödediğimiz gökten rahmet olarak inen suyumuz var ya. İşte o su, dün en güzel, en mübarek bir hayır vesilesiydi. Atalarımız, oluklarından şırıl şırıl aksın, insanlar ve hayvanlar kana kana içsin diye adım başı çeşmeler yaptırıyordu. Suyu ipli kırbalarla çekilmesi için kuyular kazdırıyordu.
Yaşadığım bu olayalar ve hatırladığım dün, bana gösterdi ki, geçmişteki o güzel hasletlerimiz, bu gün de devam ediyor elhamdülillah.
Asr suresinde işaret edilen “inanan ve yararlı işler işleyenlerin” berhayat olduğunu gördüm. Sevgi, saygı, sabır, doğruluk, iyilik yapma ve iyilikten yana olma duygusu gibi duygularla mücehhez insanların yoğunlukta olduğunu anladım..
Tin suresinde, “Biz insanı en güzel biçimde yarattık.(…)” buyuran Rabbimin, yaratışına uygun olarak yaşayan insanların, dün olduğu gibi, bu gün de var olduğunu gördüm.
Müzzemmil Suresindeki: “…Kendiniz için önceden hayır olarak ne gönderirseniz, onu Allah katında daha hayırlı ve mükâfatı daha büyük olarak bulursunuz…” müjdesine inananların hayli yoğunlukta olduğu kanısına vardım.
Dünümüzü Anlatanlara da İnandım
18. ve 19. yüzyıllarda ülkemize gelip, bizi anlatanların anlatılarına da inandım.
Meselâ; İtalyan yazar Ubiçini şöyle diyordu:
“Türkler namusludur, dürüst, disiplinli ve ağırbaşlıdırlar. Az konuşan, fakat çok çalışan insanlardır...Hoşgörülü ve misafirperverdirler. Güvenilir ve sözünün eri insanlardır.
Bu muazzam başkentte(İstanbul), herkesin bildiği namaz saatlerinde, dükkâncı, dükkânını açık bırakıp gittiği, geceleri evlerin kapıları rastgele bir mandalla kapatıldığı halde yılda sadece dört hırsızlık olayı bile olmaz”
Bir başka Batılı yazar La Martin de, diğer bir özelliğimizi dillendiriyordu:
“Birkaç Türk geldiler. İhtiyarladıkları için efendileri tarafından evden kovulan geçkin, malül cariyeleri satın alıp götürdüler. Simsara bu yaşlı cariyelerin ne işe yarayacağını sorduğum zaman şu cevabı aldım:
“Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya yarar” dedi.
Müslüman Türklerin çoğunun pazarlara adamlar salarak yaşlı ve hasta köleleri satın aldıklarını, onları sırf sevap olsun diye evlerinde beslediklerini rehberimden öğrendim.”
Köle bile olsa, herkesin insanca yaşamaya hakkı olduğunu düşünmek; işte budur hakkaniyet duygusuna sahip olmak.
Velhasıl
Bu gün kentleşmeden, yozlaşmadan, milli ve manevi değerlerimizin erozyona uğramasından, cehaletten, sekülerleşmekten, bencilliğimizden, samimiyetsizliğimizden yakınıyoruz ya. Diyorum ki, dünkü güzel insanların nesli, bu gün de yaşıyor. Bu şikâyetlerimizden arınmanın tek yolu, bu neslin sayılarını arttırmak değil mi? Kendimizden başlamak üzere “İyilerle birlikte olunuz” İlâhî buyruğuna uyanların sayılarının ziyadeleştiğini görmemiz dileklerimle Orhan Seyfi Orhon’un şu dizeleriyle kalınız sağlıcakla diyorum:
Ulu Tanrım, şu karanlık yolları,
Bizi sana ulaştıran yollar et!
İhtirasla kilitlenmiş kolları,
Birbirini kucaklayan kollar et!
Dalalette bırakıp da insanı,
Yapma arzın en korkulu hayvanı.
Unutturma doğruluğu, vicdanı,
Bizi Sana layık olan kullar et!
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.
Şerif Ali Minaz
Kütahya'nın Simav ilçesinde doğdu. İlköğrenimini köyünde, orta öğrenimini Bursa’da, yüksek okulu da İstanbul’da bitirdi. Öğretmen olarak başladığı memuriyet hayatına...
Tüm Yazılarını Gör



