BORSA
BIST 100 13.536,84 %4,76
Altın 6.785,55 ₺/gr %0,53
Bitcoin $71.835 %4,65
Dolar 44,53 ₺ %0,19
Euro 52,06 ₺ %0,47
Sterlin 59,85 ₺ %0,73
Gümüş 107,90 ₺/gr %3,04
Ethereum $2.228,74 %6,33
İsviçre Frangı 56,32 ₺ %0,70
Kanada Doları 32,17 ₺ %0,12
Avustralya Doları 31,41 ₺ %0,92
Japon Yeni 0,00 ₺ %0,01
Suudi Riyali 11,88 ₺ %0,12
BAE Dirhemi 12,12 ₺ %0,19
Rus Rublesi 0,57 ₺ %0,23
Çin Yuanı 6,52 ₺ %0,18
ANKARA 1°C 6.785,55 ₺/gr 44,53 ₺ 52,06 ₺
Anasayfa Makaledetay
Şerif Ali Minaz

YARINLARA DOĞRU (30) O ŞEHİRLERİ FARABİ DE ÖZLÜYORMUŞ (2)

09.04.2026 13:15 Şerif Ali Minaz 3
YARINLARA DOĞRU (30) O ŞEHİRLERİ FARABİ DE ÖZLÜYORMUŞ (2)

 

              

 

          Ufuk Açıcı Bir Rüya

         Sevgili okuyucu, Bu yazıma, bir rüyamdan söz ederek başlamak istiyorum.

 Daha önceleri adını duyduğumuz, 10.cu yüzyılın ortalarında vefat eden Filozof Farabi’yi gördüm rüyamda. Büyük filozof, diz kapaklarının altına kadar uzanan beyaz ve güzel bir giysi ile çıktı karşıma. Hikmetli bir öğretmen edasıyla şöyle seslendi:

     “Şerif Oğlum! Selam olsun sana. Günlerdir düşündüğün, düşündüklerini okuyucularınla paylaştığın bir konuda yardımcı olmak için geldim sana, hem de çok uzaklardan.

      Öncelikle seni tebrik ederim; böylesine önemli bir konuda kafa yorduğun için. Bilir misin, senden yıllar önce, ben de erdemli bir şehir üzerinde durmuş ve bir eser yazmıştım. Gerçi benden önce de “Devlet” adlı eserin yazarı Platon da bu konuda düşünmüş.

   Ben, kentleri “ideal kentler ve ideal olmayan kentler” diye ikiye ayırmıştım. Aslında şöyle de ayırabilirdim: Medenî şehir ve medeniyet şehri. Medeni şehir, o şehrin yapısına bakarak tanımlanabilirse; medeniyet şehri de, o şehrin insanı göz önüne alınarak tanımlanabilir. Dolayısıyla bir şehrin medenî bir şehir olması başkadır; medeniyet üreten bir şehir, yani “medeniyet şehri’ olması bir başkadır.(…)”

  Değerli okuyucu! Bu ilginç sohbetin devamını bir sonraki yazımda paylaşmak istiyorum sizlerle.

         Kapitalizmin Esâmesinin Bile Okunmadığı Kentler Nerede?

        Bir zamanlar bu topraklarda “Vakıf Medeniyeti” oluşturan hayırsever insanlar varmış.

Gözlerini dünyalık bürümemiş olanlar;

 “Gözünü toprak doyursun” diye beddua edilmeyen insanlarmış onlar.

Onlar, hem can, hem canan”; hatta “önce canan, sonra can” diyebilen insanlarmış.

    İşte bakın, Simeon,(17.yy. başları) o cömert insanları nasıl anlatıyor:

“Türkler o kadar hayırsever bir millettir ki, her sokağın başında tatlı sulu bir çeşme yapmışlardır...Şehir dışında da; köylerde, yol kenarlarında, hatta çöllerde soğuk su çeşmeleri inşa etmişlerdir.”

     Bu vakıf Medeniyetinin inşa edildiği yerleri anlatan Villamont, (16. Yy.) ise ilave ediyor: “İndiğim kervansaraya Türkler gibi Hıristiyanlar da kabul ediliyor. Üç gün müddetle bedava yedirilip içiriliyordu. Çünkü Türk hayratı, din farkına bakılmaksızın bütün insanlara şamildir...”                                         

   Kont Marsigli (18y.y.) ise bir başka gözle dillendiriyor bu hayırseverler ülkesini: “Yazın İstanbul’dan Sofya’ya giderken anayol üzerinde, dağ başlarından inmiş çobanların yolculara ayran ikram ettiklerini, hayır olarak dağıttıklarını gördüm. Türkler, hiçbir din farkı gözetmeksizin bütün yabancılara karşı son derece misafirperverdirler.”

     Ben şimdi büyük bir heyecan ve hasretle o ülkeyi, o toplumu arıyorum. Künklerden, kemerlerden km.lerce yol katettikten sonra çeşmelerden şarıl şarıl akıp, halka bedava ikram edilen o ülkenin şehirlerini arıyorum.

 Demir veya pimaş borularla halka sunulan suların aktığı şehirleri değil.

  Sularının yarım litresi 50 kuruşa satılıp bir liraya pisuarlara boşalttırılan şehirleri değil.

 Adım başı önümüze çıkan ve şırıl şırıl akan sebillerin, imaretlerin (aş evleri), misafirhanelerin; vakıf medeniyetinin otağ kurduğu kentlerin hasretini çekiyorum.

  Tarihi çeşmelerinin, şadırvanlarının sarı musluklarını, kitabelerini çalan hırsız ve soysuzların bulunduğu kenti değil

         Çevresiyle Barışıkların Yaşadığı Kentler

       Özlüyorum ben o kentleri ve halklarını; Yaratıcısıyla, kendisiyle çevresiyle barışık olanları ve yaşadıkları kentleri.

 Brayer (19 y.y.) onların bu yönlerini şöyle dillendirir: “… Merhamet hisleri çok gelişmiştir. Allah korkuları büyüktür. Bütün hareketlerini Allah’ın gördüğüne ve takip ettiğine inanırlar...Köle ve hizmetçilerine çok iyi davranırlar, onları aile bireylerinden ayırmazlar, her türlü dertlerine deva olurlar....Üç ay geçmeden kuzuyu anasından ayırmazlar. Mecbur kalmadıkça ağaç kesmeyi günah sayarlar...”  

       İtalyan yazar Amicis (19 y.y.) ise şöyle der:Türkün şefkat ve insanlık hislerini inkâr etmek mümkün değildir... Çok iyilik yaparlar. Ama, iyilik görenler de, büyük bir vefa duygusu gösterirler, kendilerine yapılan en küçük iyiliği bile unutmazlar. Ölmüşlere saygı, çok nazikçe yerine getirilen misafirperverlik, hayvanlara şefkat, Türklerin övülmeye değer meziyetleridir..”

     D’Ohsson da ilave eder:  Namus, doğruluk ve dürüstlük, bir Türk’ün bütün fiil ve hareketlerinin ruhudur. Meşru yollar dışında bir kazanç, onlar için en nefret edilecek bir şeydir.”   

     Lamartine , (1897) de ilave eder: Türkler arasında başka milletlerde olduğu gibi, senet ve yazılı vesikaya lüzum yoktur. Verdikleri söze sadıktırlar, sözlerinin ve vaatlerinin esiridirler. İnsanları aldatmaktan vicdan azabı duyarlar. Hangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar, bütün insanlara karşı aynı şekilde davranırlar.. Helal ve haram, bütün endişelerini teşkil eder. Başkasının malını ve hakkını yemekten çok korkarlar.”

Diplomat D’ohsson( 18 y.y.) : Çocuklar da çok dürüsttür. Sokakta bir şey bulan çocuk, derhal sahibini arayıp teslim eder.”

           Lâle ve leylâğı ilk kez Türkiye’den Avrupa’ya götüren Busbecq, Türklerde hayvanlara eziyetin yasal olarak yasaklandığını ve bir kuşa eziyet eden bir kuşçunun, amme suçu işlediği iddiasıyla yargı huzuruna çıkarıldığını hayretle dile getirmektedir.

     Kanuni dönemini anlatan bir başka İspanyol seyyah ise, her Türk’ün, pişirdiği yemeğin bir kısmını kedi, köpek ve kuşlara ayırdığını, böyle davranmamanın günah olduğuna inanıldığını yazıyor.

 Velhasıl

  Ve şimdi ben de, hayvanı adam gibi seven, onların da bu dünyada yaşama haklarının bulunduğunun bilincinde olan bir toplumu arıyorum; marjinal dahi olsa, yatağını ve koltuğunu onunla paylaşan, sabah akşam elinde tasmalı köpeği ile dolaşan insanların bulunduğu kentleri değil..”

     Şimdi ben, candan ve samimi dostlukların kurulduğu, sevgi ve muhabbetin bol olduğu, bir ihtiyacım olduğu ve gel dediğim zaman “Ne zaman” ve “Niçin” demeyip “neredesin” diyen dostların bulunduğu şehirleri arıyorum. İnsan haklarına değer verildiği kadar hayvan haklarına da değer verildiği kentleri arıyorum.

Bir hayvana gösterdiği ihtimamı bir insana gösterme ihtiyacı duymayan insanların yaşadığı kentleri değil.

 Çıkarlara dayalı yapmacık dostlukların olduğu toplumları değil.

  Selam ve dua ile kalın sağlıcakla....

 

 

 

Paylaş:

Bu Yazıyı Puanla

0/5 (0 oy)

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Yorum Yaz

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

0/1000
Güvenlik Kodu
Şerif

Şerif Ali Minaz

Kütahya'nın Simav ilçesinde doğdu. İlköğrenimini köyünde, orta öğrenimini Bursa’da, yüksek okulu da İstanbul’da bitirdi. Öğretmen olarak başladığı memuriyet hayatına...

Tüm Yazılarını Gör