Ne Harabiyiz Ne de Harabati
Sevgili okuyucu, adım gibi biliyorum ki, benim aradığımı ve özlediğimi, sizler de arıyor ve özlüyorsunuz. Ne arıyorum biliyor musunuz? Bir zamanların var olan kentlerini ve içinde yaşayan insanları arıyorum.
Bırakın, birileri bizlere ister “harabî” desin, isterse “harabati.” Biz biliyoruz ya, gözü mazide olan bir âti olduğumuzu.
Hz. İbrahim Gibi
18. yüzyıl sonlarında İstanbul, dünyanın en kalabalık şehirlerindenmiş. Zabıta ve subaylar hiçbir ateşli silah taşımazlar, sadece ellerinde birer kısa sopa bulundururlarmış. O kentler güvenlik yönünden yaşanılması gerekli bir şehirmiş. Ben öyle bir kenti özlüyorum.
Camilerine varıncaya kadar güvenlik görevlilerinin bulunduğu; mabetlerinin, sokak ve caddelerinin EDS cihazlarıyla donatıldığı bu günün İstanbul’unu ve büyük kentlerini değil; can ve mal güvenliğinin kendiliğinden veya basit önlemlerle sağlandığı o kentleri arıyorum ben. Tıpkı yüzyıllar önce güvenlikli vatan özlemini çeken Hz. İbrahim gibi.
16. Yüzyılda yaşayan Avusturyalı diplomat Busbecq’in: “Büyük bir servet ve ihtişam içinde olan (Türklerde) gene de büyük bir sadelik ve kanaatkârlık müşahede edilir” diye vasıflandırdığı insanların yaşadığı kentleri arıyorum. Onların gezindiği cadde ve sokakların özlemini çekiyorum. ”
Benim bu özlemimi, 18 Yüzyılın diplomatı D’Ohsson da pekiştiriyor ve diyor ki: “Nezaket ve terbiye kurallarını asla ihmal etmezler. Fakat ortak özellikleri, azamet ve vakardır…”
Ben, sıska, soluk yüzlü, tipsiz, kültürsüz, kaba ve magandaların mebzul bir şekilde bulunduğu şehirleri değil; 19. yüzyılın Fransız Ubicini’sinin dillendirdiği insanların bulunduğu kentleri özlüyorum. O da diyor ki: “Genellikle yakışıklı ve münasip endamlı olan Türkler, son derece temizdirler. Bizim büyük şehirlerimizdeki esnafın kabalık ve laubaliliği Türklerde görülmez. Türk esnafı gerçekten kibar insanlardır..”
Ben, Fransız J. Dö Thevenot (17.y.y.)’un gördüğü, zarif ve medeni, kendilerine ve topluma zararlı davranışlardan sakınan insanların yaşadığı şehirleri özlüyorum: “ Türkler için ihtikar ve murâbahacılık, çok büyük günah sayılır.(…) Çok dindar, gayet şefkatli, insancıl ve hayırsever kimselerdir. Düello bilmezler. Kumar ve içki dinlerinde yasaktır. İçki ve esrar içenlere tesadüf edilirse de, bunlar, toplum içinde bütün itibarlarını, -bu yüzden- kaybetmiş kimselerdir... Asla kumar oynamazlar, dövüşmezler. Aralarında kavga çıkarsa, kavgayı ilk görenler hemen müdahale edip son verirler.”
Cadde ve Sokakları Tertemiz Şehirler
Ben, cadde ve sokakları tertemiz şehirleri ve oranın güzel insanlarını arıyorum.
Sigaradan boğazı hırr, hırr öten, aksıran tıksıran, sokaklara hiç çekinmeden balgam atan, cebinde bez ve kâğıt mendil taşıma kültüründen yoksun, çelimsiz ve sağlıksız adamların gezdiği sokakları değil.
Ben, hasbel kader caddelere tükürenler olursa onları temizleyen temizlikçilerin ve dezenfektanların bulunduğu pırıl pırıl cadde ve sokakları arıyorum.
Aynı apartmanda, aynı mahallede oturduğu halde, birbirine selam dahi vermekten imtina eden, ne yediğine, nasıl pişirdiğine dikkat etmeyen insanların bulunduğu kentleri değil.
Benim bu özlemimi Bay J.Dö Thevenot ve Grelot (17 y.y.) yıllar ötesinden bakınız nasıl dillendiriyor:
“Türkler çok yaşarlar ve az hasta olurlar. ... Bunun sebebi sık sık hamama gitmeleri ve az yiyip az içmeleridir....Spor yapmaya da önem verirler.”
“ Türklerin kendi yemek takımları ayrı, köpeklere ve başka hayvanlara yemek verdikleri kaplar tamamen ayrıdır. Bizdeki gibi köpekler, insanın tabağından arta kalanları aynı tabaktan yemezler. Türkler bu âdetimize çok sinirlenirler.”
Gürültü Kirliliğinden Azade Kentler
Geçmişte, trafik magandalarının olmadığı, cadde ve sokaklarının otopark haline getirilmediği, çocuk ve kaykay gürültülerinin duyulmadığı, okul çıkışlarında öğrencilerin çığlık atmadığı cadde ve sokakları varmış kentlerin. Sohbet toplantılarında bir edep ve âdâp varmış o kentlerin.
Böylesi bir kentin resmini, insan ve çocuklarının portresini, A.Brayer (19 y.y.) ve Guer (18 y.y.) Beyefendiler bakınız nasıl çiziyor:
“Türk çocukları arasında, gürültülü oyunlardan, hızlı koşmalardan, çığlık ve itişip kakışmalardan, hele küfürlerle tokatlaşma ve yumruklaşmalardan eser görülmez; çok sakin oyun oynarlar, sesleri bile duyulmaz.”
“....Türk toplantıları, sohbet ve meclisleri kesin olarak Avrupa’dakilerden daha nezihtir. Bizdeki gürültüler, kavgalar, münakaşa ve saygısızlıklar Türklerde yoktur. Birkaç kişi birden konuşmaz. Bir kişi konuşur, diğerleri dinler, biri sözünü bitirmeden, öteki söze karışmaz...Büyük bir saygı içinde konuşulur…”
Ubucini de der ki:“İhtiyarlık, Türkiye’de olduğu kadar hiçbir yerde hürmete mazhar değildir...Çocuklarını da bundan daha fazla şefkat ve ilgi içinde yaşatan bir memleket bilmiyorum....”
Velhasıl
Şimdi ben yana yakıla bu insanları, onların yaşadığı kentleri arıyorum. Gürültüsüz, patırtısız, magandasız cadde ve sokakların özlemini çekiyorum. Gösteriş düşkünü olmayan, ağzına sinli- kefli sözleri almayan edepli ve mütevazı insanların yaşadığı şehirleri arıyorum.
Ben birkaç evladı olmasına rağmen, huzur evlerinde evlat hasreti çeken yaşlıların olmadığı, cami avlularına çocukların bırakılmadığı, daha ana rahminde iken bebelerin katledilmediği bir ülkeyi arıyorum. Sevginin, şefkatin, saygının taştığı bir ülkeyi arıyorum.
Dövüşerek değil; oturup konuşarak sorunlarını halleden insanların barındığı ülkeyi özlüyorum.
Özlemlerimizi haftaya paylaşmak üzere kalınız selam ve sağlıcakla…
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.
Şerif Ali Minaz
Kütahya'nın Simav ilçesinde doğdu. İlköğrenimini köyünde, orta öğrenimini Bursa’da, yüksek okulu da İstanbul’da bitirdi. Öğretmen olarak başladığı memuriyet hayatına...
Tüm Yazılarını Gör



