Bizim Ahmet Bey
Değerli okuyucu! Önceki yazımızda göbeğini kaşıyan, “Ne mutlu Türküm” deyip yatan bir Ahmet Bey’den; sonra da, birazcık bizim Ahmet Bey’den söz etmiştik. Bizim Ahmet Bey, değil “Casio “ marka masa saatini, cep telefonunun saatini bile kurmadan yatmıştı; hem de akşamın erken saatlerinde.
Uyanmak için: “Allahümme eslemtü nefsî ileyke” diye başlayan duasını okuyup, bu duanın anlamındaki cümleler üzerinde bir süre düşünürken uykuya dalıvermişti.
Evet, Bizim Ahmet Bey, uyuyup da uyanamayan Ahmet Bey’den farklı olarak, saat 4.00 te uyandı; tanıdığı halde henüz tanışamadığının “sessiz” uyarısıyla.
Üstüne örttüğü, “atölye” kesimi pamuk pikesini kaldırdı. Hakiki deriden mamul “maymunlu” marka terliğini giydi. Bizim Ahmet Bey, markası “Adidas” bile olsa, deri olmayan terliklerin sağlıklı olmadığının bilincindedir.
E.C.A marka armatürde “duş abdesti” ni alırken maalesef “prozinc” marka şampuan kullandı.
Saç kurutma aletinin zararını bildiği için saçlarını havlu ile kuruladı.
Markasının ne olduğuna dikkat etmediği pijamasını çıkardı, özel ibadet kıyafetini giyindi. “Bünyan” halı üzerinde, 2 rekât “Teheccüd namazı” kıldı. Namazdan sonra da “teheccüd duası”nı okumayı ihmal etmedi.
“Allâhumme lekel hamdü ente kayyimus semâvâti ve’l- ard,” diye başlayan bu duayı okurken bir yandan da okuduklarının anlamı üzerinde tefekkür etti.
"Hamd olsun sana ya Rabb! Sen bütün semâları, yeryüzünü ve onlarda bulunanları ayakta tutansın. Hamd sana mahsustur.
Rabbim! Sen semâlarda, arzda ve onlarda ne varsa hepsinin nurusun, malikisin, Sen Hakk’sın.(…) Hamd Sana mahsustur.
Rabbim! Sana îmân ettim, sana tevekkül ettim ve sana yöneldim (…)
Rabbim! Günahlarımı bağışla! (…) Senden başka ilâh yoktur.”
Sabah ezanı vaktine (06.00) kadar Rabb’ı ile usulüne uygun bir şekilde 2 saate yakın baş başa kaldı. Ezan okununca, sabah namazını kıldı.
“Kur’an-ı Kerim” den Yasin süresini, ardından bir cüz (20) sayfa Kur’an okudu. Bunu, başta Peygamberimiz (s.a.s) ve ashabına, diğer peygamberlere, bütün geçmişlerinin ve hocalarının ruhlarına ithaf etti.
O, “Rabbena, Allahümme” diye başlayan Kur’an’daki bazı dua ayetlerinden bir veya iki tanesini ezber edinmeyi adet haline getirmişti. Önce ezberlediklerini okudu ve sonra bir ayet daha ezberledi. Sonra da evinin önündeki bahçede birkaç turluk yürüyüş ve egzersiz yaptı.
Güneşin doğuşundan 45 dakika sonra 2 rek’at “işrak” namazını kıldı.
Sonra cam kenarındaki sehpanın yanına geldi. Bir yandan “ Çaykur” un “filiz” karışımı çayını yudumlarken, bir yandan da, “Ekmecik” marka galetadan 2-3 tane, kavala kurabiyesinden de 2 tane yedi.
O günlerde henüz yerlisi olmadığı için maalesef “Toshiba” marka laptopunu açtı; günlük haberleri ve “gazeteoku.com” dan bazı yazarları okudu.
Kendisine gelen e- postalara baktı. Bir de ne görsün, addaşı Ahmet Bey’in günlük serüvenine gözü ilişti. Alışveriş merkezlerinde koşuşturmasını, yabancı markalar arasında boğulup kalışını içi sızlayarak okudu. O Ahmet beyin, kendisi olup olmadığı konusunda bir tereddüt geçirdi. Vücuduna bir iki çimdik attı ve o Ahmetle kendisinin bir ilişkisi olmadığını anlayınca Allah’ına şükretti.
Kapıya gelen ve de pek “star” olmayan gazetesini gözden geçirdikten sonra, 40 küsur sene önce başlayıp ara verdiği ve emekli olduktan sonra yeniden başladığı güzel yazı; “hüsn-ü hat” çalışmasını yaptı. Aslında o, herkesin bir veya birkaç hobisinin olması gerektiğini söyler ve dostlarına tavsiye ederdi. Ama bu hobilerin, “kırk sopalık değil; kırk altınlık” cinsinden olması yani yararlı işler olması gerektiğini savunurdu.
Telefonunu eline aldı, ağır hasta bir arkadaşının sağlık durumu ile ilgilendi, halini hatırını, bir ihtiyacının olup olmadığını sordu. Her gün birkaç dostunu telefonla arayıp kısaca muhabbet ettiği gibi, bazı arkadaşlarını daha aradı, hal ve hatırlarını sordu.
Öğle namazından sonra, “FABRİKA” marka gömleğini, iç cebinde “Kiğılı” yazan takım elbisesini giyindi.
Televizyona hiç takılmaksızın aile fertleriyle vedalaşıp onları Allah’a emanet etti.
Torunlarından da yaşlı, Honda akkort arabasına binerek evinden ayrıldı. Burada şunu da ilave edelim ki, onun iş ortakları olan oğulları ve kardeşi, ona, 0 km. son model bir Mercedes araba vermişlerdi; ahir ömründe kullansın ve sefasını sürsün diye. Ama o, bu araca binmekten hicap duydu. Mercedes onu rahatsız ediyordu ve bir sene bile binmeden kardeşiyle Mercedes’i takas etmişti.
Mütekait Değil; Müteharrik Bir Emekli
O, müteharrik bir emekliydi. part-time da olsa her gün işyerine uğrar ve kendince görev edindiği bazı vazifeleri yapar, işçilerle sevgi ve saygı içinde beşeri ilişkiler kurar, onları motive eder, varsa dertlerini dinlerdi.
Bu gün de öyle oldu ve iş dönüşü, yerli sermaye ile kurulmuş marketler zincirinden birine uğradı. Bazı yiyecek, içecek ihtiyaçlarıyla birlikte “ Bingo” deterjan, “Papia” tuvalet kâğıdı, “Uludağ” soda aldı.
Bizim Ahmet Bey ve ailesi, kolalı içeceklere pek itibar etmezdi; çocukların hevesi kırılsın diye onlardan bir kısmını nadiren tadarlar, ama çoğu zaman hakiki meyve suyu alırlar ya da meyve mevsiminde içecekleri kendi mutfaklarında üretirlerdi.
Marketteki Ahmet Bey, son olarak kuru incir ve güneşte kurutulmuş kayısı alarak kasaya yöneldi. Maaş almak için zoraki verilen “ bonus” kartını kasaya vererek ödeme yaptı.
İkindi namazını yolu üzerindeki camide kıldıktan sonra evine geldi, eşyalarını bıraktı ve yine biraz “hat“ çalışması yaptı.
Akşamleyin gideceği, “kaligrafi” kursuna hazırlandı. Çantasını alıp deniz Motorlarından biriyle Üsküdar’dan Beşiktaş’a geçti. Saat 20.00 de kursunu bitirdi.
Ahmet Bey, Arap harfleriyle Latin harflerini yazmaya çalışırken her ikisi ile dünya ve ahiret dengesini de kurmayı amaçlıyordu. Onun bu konudaki ilham kaynağı, Kasas süresinin 77. Ayetiydi. Bu âyet ona şöyle hitap ediyordu:
“Allah’ın sana verdiği servet ve imkânlar içinde, Allah yolunda faaliyet göstererek, âhiret yurdunu kazanmaya çalış. Ama dünyadan da nasibini unutma.
Allah’ın, sana lütuf ve ihsanda bulunduğu gibi, sen de iyilik yap. Yeryüzünde, ülkede bozgunculuğu, fesadı arzu etme. Allah bozguncuları sevmez”
Ahmet Bey eve geldi; abdest alıp namazını kıldı. Sonra da, aile bireyleriyle yemek yedi ve sohbet etti.
Daha sonra odasına çekildi, “Vestel” marka televizyonunda haberlere göz attı. Ülke sorunlarının konuşulduğu bir programı yarım saat kadar dinledi.
Masanın üstündeki kalın defteri açtı. Günlüğüne o gün yaptıklarını kısaca özetledi. O bunu her akşam yapardı. Davranışlarının dökümünü yaptıktan sonra, kendini siygaya çekerdi: Rabbiyle, çevresiyle ve kendisiyle dengeli bir iletişim kurup kurmadığını sorgulardı. Varsa hataları tövbe ederdi. Herhangi bir kulun hakkına tecavüz edilmişse, gider helallik alır veya özür dilerdi.
Yatağına giderken “Ne mutlu Türküm” demek bir yana; “Ne mutlu Müslüman’ım!” bile diyemedi, karnını kaşıyıp gerinemedi; çünkü o, dünyanın, insanlığın ve daha nice Ahmet Beylerin, diğer beyzadelerin halini, yarınlarını düşündü. İki büklüm halde yatağına kıvrılırken: “Allahümme eslemtü..” diye başlayan mutad duasını okudu.
Onun Hayata Bakışı
Siz bakmayın Ahmet Bey dediğime; Aslında o, Beyzade idi, ama BEY bile olamadı, Zaten kendisini “bayağı -zede” (oldukça zedelenmiş) olarak nitelendirirdi.
Günümüz standartlarına göre onu anlamak biraz zordu. Hani barış Manço’nun bir şarkısında dillendirdiği, herkes tarafından anlaşılamayan bir Ahmet vardır ya. O da tıpkı onun gibi sonradan anlaşılan Ahmet’ti.
Hatırlayalım mı Barış’ın dizelerini:
Kul Ahmet erken kalkar,
“Haydi ya nasip!” derdi.
Kimseler anlamazdı
Ya nasip ne demekti
Herkes gömlek giyerken
Ahmet ceket giyerdi.
Mahalleye dert oldu,
Kul Ahmet’in ceketi……..
Ahmet Bey, hayatı ve insanları PEYAMİ SAFA’NIN bakışıyla değerlendirirdi. Meselâ:
1- KEYİF ADAMI 2- RAHAT ADAMI 3- İŞ ADAMI 4- İDEAL ADAMI
Sonra yorum yapardı kendince ve derdi ki:
“Keyif ve rahat adamı, en iyi bir şekilde “yaşlanır.”
“İş adamı, dünyaya en iyi bir şekilde “yaslanır.”
“İdeal adamı dünyanın ahvaline baktıkça, “ (yas) lanır” da, “yas”lanır; adeta karalar bağlanır.
Bizim hangisinden olduğumuzu ise sorma!”
Bizim Ahmet Bey, adaşı Şeyh Ahmet Yasin’e atfedilen şu sözlerle toplumdaki, hatta dünyadaki insanları üç guruba ayırırdı:
1- İşleri yapan ve sonuçları ortaya çıkaran küçük, ama seçkin bir grup;
2- Olup biteni seyreden oldukça büyük diğer bir grup,
3- Nelerin olup bittiğinden habersiz muazzam bir kalabalık.
“Siz bu gurupların hangisinden olmayı istersiniz” sorusuna da, istediğini değil de, olmayı istemediğine işaret eder ve: “üçüncü guruptan olmayı istemem,” derdi.
Onun çevresinde defalarca hac ve umre ziyareti yapan yaşdaşları olmasına rağmen o bu görevlerini yapmış, ama gelirinin fazlasını kurmuş olduğu bir vakfa hibe ederek ülkenin dar gelirli çocuklarına maddi destekte bulunurdu.
Evet, işte bizim Ahmet Bey’imiz de bu. O, uyudu uyumasına da, uyanması hiç de zor olmadı. Aslında bu, onun açısından sorun da değildi, gam da değildi. Çünkü o, “öbür tarafa da uyanabilmek” ümidi ile yatmıştı.
VE’S-SELAM
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.
Şerif Ali Minaz
Kütahya'nın Simav ilçesinde doğdu. İlköğrenimini köyünde, orta öğrenimini Bursa’da, yüksek okulu da İstanbul’da bitirdi. Öğretmen olarak başladığı memuriyet hayatına...
Tüm Yazılarını Gör



