BORSA
BIST 100 13.536,84 %4,76
Altın 6.785,55 ₺/gr %0,53
Bitcoin $71.835 %4,65
Dolar 44,53 ₺ %0,19
Euro 52,06 ₺ %0,47
Sterlin 59,85 ₺ %0,73
Gümüş 107,90 ₺/gr %3,04
Ethereum $2.228,74 %6,33
İsviçre Frangı 56,32 ₺ %0,70
Kanada Doları 32,17 ₺ %0,12
Avustralya Doları 31,41 ₺ %0,92
Japon Yeni 0,00 ₺ %0,01
Suudi Riyali 11,88 ₺ %0,12
BAE Dirhemi 12,12 ₺ %0,19
Rus Rublesi 0,57 ₺ %0,23
Çin Yuanı 6,52 ₺ %0,18
ANKARA 1°C 6.785,55 ₺/gr 44,53 ₺ 52,06 ₺
Anasayfa Makaledetay
Şerif Ali Minaz

Şerif Ali Minaz

09.04.2026 13:15 Şerif Ali Minaz 3
Şerif Ali Minaz

 

 

                                                                           

           NE DİYE ŞEYHİN AŞKI?                                                            

          Bu yazımda bir şeyh Efendi’den söz etmek istiyorum. Ama daha önce bu köşeden sohbetlerini aktardığımız Şeyh Abdullah Ağabey’den değil.

1870 yılında Batum’un Ahiska ilçesinde doğup da, Erzurum’da olgunlaşan ve 1960 yılında İstanbul’da batan bir güneşten bahsedeceğim.

        Bir yandan, Fatih Camiinin değerli müderrislerinden ders alırken bir yandan da Medrese-i Kuzat’ı (Hukuk Fakültesi) bitiren Ali Haydar Efendi’nin gönül hikâyesinden dem vuracağım. Bizlere de ibret olsun diye. “Beşerin de böylesi halleri olabilirmiş,” diyebilelim diye.

      Gerek tahsil döneminde gerekse daha sonraki dönemlerde hayatın inişli çıkışlı tüm cephelerinden geçerek, doğal olan beşeri hayatı bizzat yaşayan dev bir gönül adamından bir pasaj sunacağım: “Devlerin de aşk hikâyesi olabilirmiş” diyelim diye.

     Gün gelip Padişah II. Abdülhamid’in iltifatlarına mazhar olan, gün gelip yıllar süren (25 yıl) göz hapsinde tutulan bir faniden kısa bir sayfa açacağım. “Her fani, böylesi dertlere dûçar olabilirmiş” diyebilelim diye.

Âlemi âlem yapan beş nokta üç harftir,

Âdemi de âdem yapan beş nokta üç harftir.” Mısralarıyla dillendirilen gerçeği iyice anlayalım diye.

Sulbümden gelen değil; yolumdan gelen benim evladımdır,” diyen bir güzel insandan bahsedeceğim. Önemli olanın kan bağı değil; inanç ve dünya görüşü olduğunu iyice anlayalım diye.

       Fatih’te bulunan İsmetullah Efendi Dergah’ındaki şeyhliği döneminde Merhum Mehmet Zahit Kotku, Mahmut Efendi, Ramazanoğlu Mahmud Sâmi Efendi, Alvarlı Mehmet Efendi ve Hasib Efendi gibi nice meşhur ve maruf /bilinen/ isimlerin kendisinden, sohbetlerinden feyz alıp yararlandığı bir Allah dostunu yâd edeceğim. “İz bırakanları, güzel ahlâk sahiplerini daima hatırlamak gerektiğini vurgulayalım” diye.

 

        CUMBALI KONAKTA BİR DİLBER

       Ali Haydar Efendi, İstanbul Süleymaniye’deki Meşihat dairesinde “Fetva Emini” olarak görev yapmaktadır. Henüz genç bir delikanlıdır. Evinden işine gidip gelirken cumbalı bir konağın camında bir dilbere gözü ilişiverir bir gün. Ve gayri ihtiyari bu güzele âşık oluverir. Sanki bir civa gibi gönlü o güzel kıza akıverir. Artık bundan böyle onun tüm dünyasını o güzel gözlü kız işgal eder. Kalbinde o, ruhunda o, düşünce dünyasında hep o vardır.

   Kendi kendine der ki: “Benim ilmi kariyerim, mevkiim ve çevrem bu kızla izdivaç etmem için yeterlidir.” Ve yakinen tanıdığı insanları bu köşke dünür olarak gönderir. Gönderir ama gelen haber hiç de iç açıcı değildir: “İlmi seviyesi ne olursa olsun, ailesinin soyunu sopunu bilmediğimiz bir yabancıya kız veremeyiz,” der kız tarafı. Ama gönül bu, ferman dinler mi hiç. Her geçen gün delikanlının bu dilbere duyduğu aşk durmaksızın artar. Aklı, fikri hep o kızdadır. Galiba “kara sevda” dedikleri şey buydu.

    Genç Sevdalı, kızı birkaç kez istetmesine rağmen emeline nail olamaz. Bir gün kendi kendine şöyle seslenir: “Ali Haydar! Sen bu kızı alabilmek için hayatta olan ve de tanınmış insanları aracı olarak gönderdin. Ama olumlu bir sonuç alamadın.  Bir de, dünya ile ilişkisi kalmamış ve türbeleşmiş Allah dostlarının aracılığı ile istesen ne olur?”

  Evet, artık âşık, maşukuna kavuşmak için türbe türbe dolaşmaya başlar. Her türbenin başına vardığında iki gözü iki çeşme bir halde dudaklarından şu cümleler dökülür: “Ey yüceler yücesi Rabb’imin sevgili ve hatırlı kulu! İçimde beni yakan bir arzum var. Bu arzuma kavuşmam için Yüce Rabbime sizler aracı olunuz, himmet buyurunuz da bu kızla izdivaca nail olayım.”

     Derken bir gün de, Eyüp Sultan Camiine gider. İkindi namazını kılıp bir kenara çekilir. Kendi ifadesiyle aynen şu cümlelerle yalvarış ve yakarışta bulunur:

-  “ Ey Resulullah Efendimizin şanlı mihmandarı! Allah Teâlâ’nın katında artık senin niyazın da mı geçmiyor?...”

   Bunları söylerken kendinden geçen Haydar Efendi, karşısında hayal meyal beyaz sakallı bir pir-i Fani’yi görür. Bu nur yüzlü adam, delikanlıya der ki: “ Evlâdım! Sen, görür görmez hemen aşık oluverdiğin bir kızla evlenmek istiyorsun. Oysa senin, ilim tahsili yolunda önemli bir eksiğin var. Müderrissin, ama hafız değilsin. Hafızlığını ne zaman bitirirsen o kız senin olacaktır inşallah.”

  Ali Haydar, hayal mi görüyordu? Hayır, bu gördükleri hallüsilasyonik bir hal olamazdı. Çünkü bu yaşlı adam kısa süre içinde üç kez karşısına çıkmış ve aynı cümleleri söylemişti. Emeline nail olması için hafız olması gerektiğini söylemişti.

         ÜÇ SAATTE BİR CÜZ

        Akşam namazına henüz üç saat vardı. Delikanlı yan tarafında bulunan Kur’an’ı eline aldı ve hemen oracıktaki rahlenin önüne oturdu. Başladı ezber yapmaya. Çok ilginçtir ki, bu süre zarfında bir cüz yani yirmi sayfa ezberleyivermişti. Eğer bu tempoyla giderse bir iki haftada Kur’an’ın tamamını ezberler ve kısa zamanda emeline nail olurdu.

  Ama gel gör ki, evdeki hesap çarşıyı tutmadı. Hafız olmak onun tam bir yılını aldı. Üç saatte bir cüz ezberleyen delikanlı, iki sayfayı bir günde ezber edemez oldu. Bir de Kur’an’ı ezberledikçe aşkını unutur olmuştu. Bir köşkün camındaki dilber için atan kalp, sanki onun kalbi değildi artık.

  Bir yıl önce, Süleymaniye semtindeki o konağın önünden geçerken sanki lisan-ı haliyle şairin şu dizelerini söyleyen delikanlı yoktu artık:

                     “ İnsanlar çula düştü

                              Paraya pula düştü

                                     Sana gönül vermek de

                                            Bu garip kula düştü.”

    Evet, her gece yatağına yattığında şairin şu mısralarını terennüm eden âşık delikanlı yoktu artık:

                           “Sen sanki baharın gülüsün şen çiçeğimsin
                                       Sen her gece rüyama giren gözbebeğimsin.”

    Evet, evet, bir yıl önce her sabah ve akşam cumbalı köşkün önünden geçerken genç delikanlıyı gören şair, şu Hicaz şarkının dizeleriyle sanki onun ruh halini dillendiriyordu:

                         “Bilmem niye bir buseni sen çok görüyorsun
                                   Bigâne nigâhınla beni öldürüyorsun
                                        Hicrin ile ben ağlar iken sen gülüyorsun
                                              Bigâne nigâhınla beni öldürüyorsun.”

                  “Zaman her şeyin ilacıdır,” derler ya. Evet, gün geldi, beşeri aşkın âteş-i sûzanında kavrulup duran o genç müderris, artık hafız olmuş ve gönül yâresinden de kurtulmuştu.

                  NE DERSİNİZ?

                  Bu gönül hikâyesi, “Her İlâhi aşk, bir beşeri aşk ile başlar,” diyenleri haklı çıkarıyor mu dersiniz?

              Şeyhler şeyhi Ali Haydar Efendi, emeline nail olabilmek için türbelerden değil de, ihlâs ile Rabbinden talepte bulunmayı sürdürse idi, aracısız, vasıtasız Rabbine yönelseydi belki bu acıları çekmez ve maşukuna kavuşurdu mu dersiniz?

Yoksa: “Beşeri aşkların narında pişerek, İlâhî aşkın nuruna gark olmanın somut bir örneği budur,” şeklinde bir kanata mı sahip olursunuz?

Koca Şeyh, baki kalan bu gök kubbede bir hoş seda oldu. Rahmet olsun ona.

 Selam ve saygılarımla hoşça kalınız…

 

Paylaş:

Bu Yazıyı Puanla

0/5 (0 oy)

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Yorum Yaz

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

0/1000
Güvenlik Kodu
Şerif

Şerif Ali Minaz

Kütahya'nın Simav ilçesinde doğdu. İlköğrenimini köyünde, orta öğrenimini Bursa’da, yüksek okulu da İstanbul’da bitirdi. Öğretmen olarak başladığı memuriyet hayatına...

Tüm Yazılarını Gör