Kur’an Diyor ki:
Kur’an bize şu bilgiyi veriyor: “Sen yüzünü Allah’ı birleyici olarak dine çevir; Allah’ın yaratma kanununa (uygun olan dine dön.) Ki, (Allah), insanları ona göre yaratmıştır… (Rûm, 30/30
Bu ayete göre, bizler ne zaman ve nerede bulunursak bulunalım daima Allah’ı birleme ve ona yönelme yeteneğini taşırız; hamurumuz böyle yoğurulmuştur. Bu, tıpkı bir pusulanın daima kuzey ve güneyi göstermesi gibi bir şeydir. Mealini okuduğumuz âyetten ilham alan büyük İslâm mütefekkiri İbn Tufeyl, yüzyıllar önce yazdığı Hayy İbn Yekzan adlı felsefi romanında bu gerçeği dillendirmiştir. Bunu öyle güzel dillendirmiştir ki, kendisinden yıllar sonra gelen ünlü romancı Daniel Defoe’nun, “Robinson Crusoe” adlı eserini yazarken kendisinden esinleneceğini bilmeden yazmıştı.
Evet, bizler tevhit akidesine yani Allah’ın birliğini kabullenmeye kolayca eğilim göstermeye programlanarak yaratılmışız. Ayet böyle diyor ve böyle bir inanca uygun olan dinin ise İslâm olduğunu beyan ediyor.
Bizler, gerçeği, hakkı kolayca anlama ve kabul edebilme yeteneği ile yaratılmışız. Hamurumuz böyle yoğurulmuş. Yüce Kur’an bunu, “FITRAT” kavramı ile ifade ediyor.
Nasıl ki, insan denildiği zaman, iki kollu, iki bacaklı, iki göz ve iki kulaklı, akıllı, konuşan, acıkan, düşünen bir canlı aklımıza geliyor ve bunun bir fıtrat olduğunu düşünüyoruz; tıpkı bunun gibi yine insan denince, onun, Tek Allah’a iman eden ve yalnız O’na itaat eden bir canlı olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Yeter ki, söz konusu canlının bu tabii eğilimi bozulmamış, zihinsel yönden ifsad edilmemiş olsun. Bu son cümlemize Hz. Peygamber şöyle açıklık getiriyor: “ Her çocuk fıtrat, (doğal din olan tevhit inancı)üzerine doğar. Sonra annesi, babası onu ya Yahudi, ya Hıristiyan ya da Mecusi yapar…(Buhari, Cenaiz, 79, 92)
Fıtrattan Kopanları Uyaranlar
Yüzyıllar boyu Allah’ın gönderdiği tüm peygamberlerin asli görevi bizlere bu fıtratı hatırlatmak, bizleri uyarmak olmuştu.
Yol ayırımına gelen, çıkmaz sokaklara dalan Âdemoğullarını dosdoğru yol olan “SIRAT’I MÜSTEKÎM”e davet etmekti onların asıl görevleri.
Bizlerden bazılarımız, tarihin çeşitli dönemlerinde düşünce ve ruh dünyamızı, “Sırat-ı Müstekim”e ters düşen bir edebiyat ve kültürle, hikâye, roman ve mitolojilerin oluşturduğu kurtçuklarla beslemeye çalışmışız. Allah’ın elçileri de bizleri bu parazitlerden kurtarmak, yeniden hayata kavuşturmak için çaba göstermişlerdi.
Bedenlerini doğal ve organik gıdalarla beslemeyi unutup zehirle telafi etmeye çalışanları nasıl ki uzmanlar uyarıyor ve tedavi etmeye çalışıyorlarsa, o güzel insanlar da, bizlere ruh ve düşünce dünyamızın nasıl besleneceğini, onun fıtrata uygun bir hale nasıl hayatiyetini sürdürebileceğini öğretmek için çabalamışlardır yüzyıllarca.
Rahman ve Rahim olan Allah, fıtratı unutan veya fıtratı başka kanallarla tatmin etmeye çalışan biz kullarını hep o güzel ve kutlu kullarıyla uyarmıştır.
“Pusulalar her daim kuzeyi gösterir” demiştik, ama ibresiyle oynanan ve arızalanan hiçbir pusula, maalesef bu görevi hakkıyla icra edemez. Bizlere yanlış yollar ve yönler gösterir. İşte o elçiler de fıtrata uygun çalışmayan, kültürlerin, töre ve geleneklerin, hurafelerin, yanlış ve çarpık eğitimlerin, sapkın ideolojilerin bozduğu insanoğluna, fıtratına dönmesini hatırlatmak için çaba göstermişlerdir.
Genlerimizde var olan inanma ve ibadet etme ihtiyacının, putlara, atalara ve ruhlara tapınma şeklindeki bir sapmadan kurtarmak için olmuştur onların tüm mücadelesi.
Wilson Ve Fıtratımız
Bu bağlamda ilginç bir isimden; Edward O. Wilson’dan söz etmek istiyorum. Wilson, Harvard Üniversitesinin “Mukayeseli Zooloji Müzesi’nde çalışan ve ömrünü karıncaların hayatını incelemekle geçiren bir bilim adamıdır. O, “Atlantic Monthly” dergisinin 1998 Nisan tarihli sayısında, “Ahlâkın Biyolojik Temelleri” başlığını taşıyan bir makale yayınladı.
Bu makalesinde özetle şunu yazıyordu: “Hayatı ayakta tutan her şey biyolojiktir.”
Yani “dini hayat” denilen şey, biyolojik bir kökün “kültür” ile işlenmesi sonucunda ortaya çıkan bir yaşam biçimidir. Böylesi bir yaşam tarzı ve aşkın olan her şey bizim genlerimizde zaten mevcuttur. Önemli olan, bizde var olan “kök” ile birleşen kültürdür. Bu kültür, o kök ile çelişki veya çatışma içinde olmamalıdır.
Nasıl ki, korkan, sevinen, ağlayan, üzülen bir insanın bedeninde biyolojik ve fizyolojik etkiler görülüyorsa, Rabbine gönülden iman ve O’na itaat eden bir mü’minin fizyolojisinde de farklı tepkiler görülür. İnsanın, içinde kuş gibi uçuyormuşçasına bir ferahlık duygusu hissetmesi, tüylerinin diken diken oluşu ve tam bir huşu ve vecd haline girmesi… İşte tüm bunlar, biyolojik bir programlanmanın bir göstergesidir.
Evrensel ve “Dosdoğru Din”in ahlâk ilkelerine ters düşen bir hareket yaptığımız zaman yüzümüzün kızarması, vicdan azabı dediğimiz iç sızıyı duymamız da bu programlanmanın bir tezahürüdür. Tabii ki, insan denen bu muhteşem yaratığın ar damarı yırtılmamış ise.
Burada hemen şunu da ifade edelim: Yukarıdaki düşünceleri sadece Edward O. Wilson savunmamıştır. Onun doğrultusunda düşünen ve yazan daha birçok bilim adamı vardır. Meselâ; Auguste Sabatier de şöyle der: “Ben niçin dindarım? Sorusunu kendime sorar sormaz şu cevabı alıyorum yine kendimden: Ben dindarım, çünkü başka türlü olmaya gücüm yetmiyor. Dindar olmak, varlığım ve benliğim için zorunlu bir ihtiyaçtır.”
Velhasıl
Şimdi bu ayetlerin ışığında, tarihsel ve bilimsel gerçekler karşısında, insan gayri ihtiyari düşünüyor ve kendine soruyor: Ben “ateyim, ben deistim”, diyenlerimiz doğal yapılarıyla çelişki içine girmiş olmuyorlar mı?
Kur’an’ın: “Sakın kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız” ikazının ilk muhatabı bunlar olsa gerek. Yine o Fıtrat Kitabı’nın: “Kendi nefsinize zulmetmeyiniz,” şeklindeki uyarısı herkesle birlikte öncelikle bunlara olsa gerek.
Hepimizin dünden daha çok bu gün uyarılmaya, asli dinamiklerimizi harekete geçirmeye ne kadar çok ihtiyacımız var değil mi?
Hepimizin, kurgulandığımız gibi alt ve üst kimliklerimizi oluşturmaya, fıtratımıza uygun bir biçimde yaşamaya suya ve havaya muhtaç olduğumuz kadar muhtaç olduğumuzu hissediyor muyuz?
Belki o zaman kendimizle, Yaradan ve yaratılanlarla barış içinde yaşayabileceğimizin ve gerçek mutluluğu yakalayabileceğimizin bilincinde miyiz?
Belki o zaman milyonlarca hemcinsimizin, Nihilizm, Rasyonalizm….gibi birtakım “izm”lerin peşinde bir ömür tüketerek koşmaktan kurtulabileceklerini düşünebiliyor muyuz?
Mademki bizde var olan “kök” ile birleşen “kültür”, dini yaşantımızı oluşturuyor. O halde bizler bu kültürün, o kök ile çelişki veya çatışma içinde olmamasına dikkat ediyor muyuz?
Yüce Yaratan’ımızın, “Biz insanı en güzel bir kıvamda yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik..” uyarısı ile bu “kök” ve “kültür” çatışmasına dikkatlerimizi çektiğini ve böylesi bir çatışmanın bizi nerelere götürebileceğini düşünebiliyor muyuz?
Üç aylar ve içinde bulunan kandillerle kutlu zamanlar bu günlerde bizleri kuşatırken, fıtratımıza uygun bir yaşantı biçimini geliştirmeye, uyumlu ve çatışmasız bir hayatın içine gark olmaya ne dersiniz?
Kurgulanmış genlerimize uygun bir hayat tarzı yaşayabilmemiz ümidi ile kalınız selam ve sağlıcakla..
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.
Şerif Ali Minaz
Kütahya'nın Simav ilçesinde doğdu. İlköğrenimini köyünde, orta öğrenimini Bursa’da, yüksek okulu da İstanbul’da bitirdi. Öğretmen olarak başladığı memuriyet hayatına...
Tüm Yazılarını Gör



