Adaya Yolculuk
Abdullah Ağabey, Usûl-ü Aşere”yi, yani on kuralı anlatmaya devam ederken sahilde lâhuti bir ses duyuldu; öğle ezanı okunmaya başladı. Bu ses, tatlı bir sohbetin ortasından bizi alıp başka dünyalara götürdü. Bittiğinde, bir Fatiha ile sohbeti de noktalamış olduk. Namazdan sonra bu toplantının akşam saatlerinde adada devam edeceği söylendi. Bizi de davet ettiler adaya. Ada, hemen kenarında bulunduğumuz büyükçe bir gölün beş veya altı yüz metre ötesinde bulunan küçücük bir kara parçasıydı. Gün batarken bindik sandallara.
. Sandalımız, sazlıkların arasından, sanki bize, “hoş geldiniz” dercesine hoplayıp zıplayan balıkların, vıraklayan kurbağaların, bir köşede bekleyen su kaplumbağalarının, sülükçülerin, deniz horozu ve tavuklarının yanlarından süzülerek bizi sağ salim adaya ulaştırdı.
Burada dervişlerin işlettikleri güzel tesisler vardı. Tek katlı ahşap apart otelleri, çay bahçeleri, çeşitli çiçek ve güllerle bezenmiş haliyle, sanki dünya cennetlerinden bir yerdi burası.
Çevre illerden, kaplıcalara gelen insanlar, termal suların vücutlarına verdiği yorgunluğu bu adada atarlarmış. Tertemiz yataklarla, pırıl pırıl kanepelerle tefriş edilmiş otelleri, çeşitli bitkisel çayları ve meyve meşrubatlarıyla meşhur olmuş bu ada. Çay bahçeleri, çiçeklerin, erguvanların, defne ve zakkum ağaçlarının, salkım söğütlerin arasındaki yürüyüş yolları ve bu yollarda yürürken işitilen kuş sesleri, termal misafirleri için tam bir terapi merkeziymiş. Adanın içindeki ve biraz ötesinde bulunan sazlıklardaki kanaryaların, bülbüllerin, mekelerin, somaraların, kılkuyruk ve kaşıkçı kuşlarının her biri, koro halindeki ötüşleriyle o denli hoş ve güzel bir armoni oluşturuyorlar ki, bunu şu anda söz kalıplarına dökmekten acizim.
Bir Çay Bahçesinde
Evet, işte biz böylesi bir mekândayız. Akşam karanlığı yavaş yavaş çökerken biz Abdullah Ağabey’i yine zevkle dinlemeye başladık bir çay bahçesinde. O, mutadı veçhi ile besmeleden sonra Allah’a hamd, Peygamberimize de salât ve selam eyledi. Sonra da dervişlere şöyle seslendi:
“ Sevgili Kardeşlerim!
Hani sahildeki çınarın altında, ilkelerimiz ve yanlışlarımızdan söz ediyordum ya. Bu ilkelerimizden bir tanesi de, “zikre mülazemet”tir. Bu kavram, kulun sürekli olarak zikir ile meşgul olması, daima Cenab-ı Hakkı anması ve hatırlaması demektir. Onu anmak ve her dem Yâr ile beraber olmak, kul olmanın önde gelen gereklerindendir. Olgun bir insan olabilmek, gönül huzurumuzu temin edebilmek, stresten uzak bir hayat yaşayabilmek için buna, havadan ve sudan daha çok muhtacız. Fıtrat kitabımız bu gerçeği şöyle bildiriyor: “Dikkat ediniz! Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzura kavuşur.” (Rad, 13/28)
Bu bağlamda merhum Seyyid Kutup’un şu cümlelerini de hatırlayalım: “ Şüphesiz insan kalbinin en mutlu olduğu anlar, kâinattaki ilâhi güzelliği ve engin yaratma gücünü seyrettiği anlardır. Çünkü o anlar doğrudan doğruya ilâhi güzelliğe ulaşmak ve onunla kucaklaşmak için birer hazırlık mahiyetindedir.”
Bu akşamki sohbetimi, “Lâedrî” mahlaslı şairin şu dizelerini okuyarak sürdürmek isterim:
“Geceler encüm sayarım subha dek
Ey şeb-i hicrin, bana “yevmülhisab”
Şair bu beyit ile muhatabına demek istiyor ki:
“Ey (sevgili!) Geceleri sabaha dek gökteki yıldızları sayıp duruyorum.
Sensiz geçirdiğim gecelerin bana “Hesap Günü” gibi geliyor.”
Biz de bu gece yıldızları sayalım, onları seyredelim, ama şairin dediği gibi değil; belki hesap gününün Hâkim’inin güç ve kudretini düşünmek amacıyla sayalım onları. Bu geceyi tefekküre ayıralım. Tefekkür ve tezekkür ede ede uyuyalım bu gece inşallah.
Bana şu mealde sorular yöneltebilirsiniz: Her daim Rabbimizi nasıl anarız? Günde beş kez kıldığımız namazlarımızda onun huzurunda değil miyiz? O’nu güzel isimleriyle anmıyor muyuz? Bütün bunlar O’nu anmak ve hatırlamak için yeterli değil midir?
Güzel dostlarım!
Gerçekten namaz dinin direğidir, zikirlerin tacıdır. Allah’a hamd ve senada eşsiz bir ibadettir. Ama Allah’ı zikretmek için çekilen tesbihler yeterli değildir. Sorarım sizlere: Gördüğümüz her obje, canlı ve bitki, bize O’nu hatırlatıyor mu? Gökyüzünde uçuşan kuşlar, yeryüzünde ötüşen böcekler, yuvasına gidip gelen karıncaların birbiriyle selamlaşması, denizdeki balıklar bizlere O’nun sonsuz sanat ve kudretini düşündürüyor mu? Sanki cennetin bir parçası olan şu adanın her bir köşesine baktığımızda Rabbimizin bin bir çeşit esmasına şahit olabiliyor muyuz?
Bir batında birkaç yavru yapan köpeklerin çoğalmadığını, ama koyunlarının sürü haline geldiğini gören çoban, elindeki çekiçle kızgın demire vuran demirci, kitap ve makalesini yazarken hafızasına şimşek gibi gelen ilhamların sahibi yazar, toprağa attığı tohumların binlerle çoğaldığını gören çiftçi O’nun her şeye kadir olduğunu hissedebiliyor mu?
Vapurda okyanusları aşarak ülkeler dolaşan seyyah, uzaya çıkıp bir semazen gibi kendi ekseninde ve yörüngesinde dönen dünyamızı gören astronom, O’nun makro âlemdeki gücünü idrak edebiliyor mu? Düne kadar parçalanamaz denilen atomun çekirdeğine inen ve oradaki harika gücü gören fizikçi, O’nun nelere kadir olduğunu görebiliyor mu? Bu ve benzer sorularıma “evet” cevabı verebiliyorsak gerçekten biz Rabbimizi her daim anıyor ve hatırlıyoruz demektir. Bu kanaate nasıl ve nereden varıyorum biliyor musunuz? Beni böyle bir görüşe Kur’an’ın şu ayeti götürmektedir: “ Onlar, ayakta iken, otururken ve yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışını (iyiden iyiye) düşünürler ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Seni boş işlerle uğraşmaktan tenzih ederiz. Bizi ateşin azabından koru”. (Âl-i İmran, 191)
Burada makro ve mikro âlemden söz etmişken bir noktayı daha hatırlamanızı isterim. Siz de biliyorsunuz ki, C.Hak, bir şeyi yaratmak istediğinde ona “ol” emrini vermesi yeterlidir. Bilim adamlarının “Büyük Patlama” adını verdikleri an, Kâinatın yaratılış anıdır. Bu an, hiçlikten varlığa geçiş anıdır. Olumsuz bir ifade ile söylersek bu an, varlıktan bir başka varlığa geçiş değildir. Bazı bilginlerin söylediği “La mevcûde illallah”, yani “hiçbir şey yoktur, ancak Allah vardır.”cümlesi herhalde bu manada söylenmiş bir söz olsa gerektir,
Evrenin bir adının da “kosmos”, yani düzen demek olduğunu biliyoruz. Bunun zıddı ise “Kaos”, yani karmaşadır. Kosmos’un yaratılış süresi de, 10 üzeri (- 43) saniyedir. Hani Yaratılış Kitabımızda bir cümle var ya: “Allah, “ol,” dedi, oluverdi” İşte bu günün fizik diliyle tam da bu demektir bu ayetin bize anlatmak istediği: On üzeri eksi kırk üç saniye. Her şey bu süre zarfında oluverdi. İşte bunu düşünmek, yaratıcı gücü görebilmek zikrin ta kendisidir.
Güzel dostlarım!
Zikir konusunda unutmamamız gereken önemli nokta, zikir ile fikrin beraber olmasıdır veya ağzımızdan çıkan sözlerin kalbimizde ve aklımızda da yer almasıdır. Bu hususta da doğru bildiğimiz bir yanlışı da hatırlayınız lütfen: Elde tespih veya çağdaş zikirmatik bulunduğu halde sabahlara kadar esmayı vird eylesek, ama akıl ve fikir başka sahralarda dolaşsa bu zikrin hiçbir anlamı yoktur. Bu bakımdan zikir ve tespihlerimizde uyanık olmamız gerekir. Maalesef Mü’minin miracı olan namazda bile nefis ve şeytan kul ile Rabbi arasına bazen perde çekmektedir. Vücudumuz Allah’ın huzurunda, ama akıl ve fikrimiz başka âlemlere dalıp gitmektedir. Bu perdeden uzak kalmamız için Hâlıkımıza dua edelim. Zikri bu anlattığım çerçevede anlayamazsak ne hakiki mümin ne de gerçek sofi olabiliriz.
Karın Hırıltıları
Zikir, konusunda bir başka noktayı daha hatırlatmak isterim: Başta namaz olmak üzere her türlü ibadet zikirdir. Fakat hiçbir zikrin, namazın yerini tutmadığını ifade etmiştim. Bu konuda Şair-i azam olan Necip Fazıl’ın aktardığı bir anekdotu sizlerle paylaşmak isterim.
Almanya’da yüksek tahsilini tamamlamış ve iktisadi konularda ülkemizde isim yapmış bir şahısın oldukça dindar ve inançlı olduğundan bahsederler Üstad’a. Bir gün bu kişiyle karşılaştıklarında Üstad sorar:
- Namazın ne âlemde?
Sorunun muhatabı cevap verir:
- Ben namaz kılmam, zikrederim!
Üstad da derki:
- Sen zikretmiyorsun, karnından bir takım sesler çıkarıyorsun demek..
Güzel kardeşlerim!
Zikir yapıyorum derken bir takım karın gürültülerinden, harıltı ve hırıltılardan Rabbimize sığınalım, bu ve benzeri garabetlerden korusun bizleri Allah’ım..”
Biz de Abdullah Ağabey’in bu duasına âmin derken bütün okuyucularımıza sağlık ve esenlikler diliyor, “gelecek hafta yine bu adada dinlemeye devam edelim” diyoruz.
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.
Şerif Ali Minaz
Kütahya'nın Simav ilçesinde doğdu. İlköğrenimini köyünde, orta öğrenimini Bursa’da, yüksek okulu da İstanbul’da bitirdi. Öğretmen olarak başladığı memuriyet hayatına...
Tüm Yazılarını Gör



