Kur’an’dan Davet Var
Kur’an bizleri, adil bir düzen kurmaya davet ediyor. İhtiraslarımızı törpülemeye, sekülarizme eğilim göstermemeye, hedonizme kapı aralamamaya çağırıyor.
“Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız,” diyor.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)’nün sözünü ettiği, 842 milyon insanın yetersiz beslendiği, 1.4 milyon obezin bulunduğu bir dünya cehennemine yaklaşmayınız, diyor Kur’an.
Bunca aç ve sefillerin bulunduğu bir dünyada, Kolekisyonerlerin, bir pula 208 bin yüro, bir çekirge fosiline milyon dolarlar harcamasını onaylamıyor İslâm.
“Toplumdaki yetimlerin, yoksulların ve yolda kalmışların unutulmamasını hatırlatıyor ve
mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) hâline gelmesin” diye uyarıyor bizleri.(59/7)
Ve İslâm, bu konularda, Kur’an’ın temel ilkelerini yaşantısına taşıyan örnek bir Peygamber takdim ediyor bizlere.
Örnek Peygamber
Kur’an buyruklarını hayatında aynen uygulayan Hz. Peygamber (s.a.s.), dünya malına pek iltifat etmemişti. Savaşlarda elde edilen ganimetlerden kendisine geçinebilecek kadarını alıkoymuş, diğerlerini dağıtmıştı. Yeme, içme konusunda azla yetinmişti. Kıtlık dönemlerinde, açlıklarını bastırsın diye bellerine taş bağlayan ashabının çektiği sıkıntının iki katına katlanmıştı.
O yüce Peygamber (s.a.s)’in mevcut mallarının gelirleri, yolculara, misafirlere, ülkeye gelen yabancı ülke elçilerine, fakirlere, muhacirlere tahsis edilmişti. Vefatında ise, o devrin zenginlik sembolü sayılan altın ve gümüşü yoktu. Ancak üzerinde "Muhammedün Rasûlullah" yazısı bulunan gümüş bir mührü kalmıştı.
Şunlar da O’nun geriye bıraktıklarındandı: Gündelik giysileri, birkaç su kabı, içinde yıkandıkları tekne, iki adet kilim, bir çarşaf, makas, tarak, misvak…..
Ve savaş araç gereçleri vardı: Kılıç, ok, zırh, mızrak, miğfer’den oluşan birkaç silahı. Tabii ki, bu bağlamda “Düldül” adındaki devesi de unutulmamalı.
Eğer, geride bıraktıklarının tam dökümü yapılacak olursa şunlar da ilave edilebilir:
Devlet Başkanı olarak savaş ganimetlerinden payına düşen gayrimenkulleri de vardı O’nun: “Fedek” arazinin yarısı, Ümmü’l-Kura’nın üçte biri, Hayber’den kendisine düşen beşte biri ve Ben-i Nadir’den intikal eden bir kale arazisi.
Bu gayrimenkuller gözümüze çok görünebilir. Ama o peygamber, bu arazilerin gelirleriyle kendi saltanatını ve sefasını sürmüyordu. Bu akarlar, bu günün FAK-FUK FON’u gibiydi sanki. O Peygamber, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gidermekle yükümlüydü. Sağlığında bu gelirlerle muhtaçların geçimi sağlanıyordu. Ve daha sonra bu servetin tamamı Müslümanlara tasadduk edilmişti. Çünkü O Peygamber, Hz. Ayşe Validemize bir gün şöyle buyurmuştu: “Biz miras bırakmayız; bizim geriye bıraktığımız her şeyimiz sadakadır.”
İşte böyleydi Allah’ın Son Peygamberi. O’nun eğitiminden geçen sahabelerin birçoğu da O’nun izini takip ettiler..
Meselâ, Bir Ebu Zer Vardı
Evet, çoklarımızın adını duyduğumuz bir EBUZER EL GIFARİ vardı.
Oldukça mütevazı yaşayan; kimseye minnet etmeyen büyük sahabeydi o.
Uzun boylu, esmer, geniş omuzlu ve saçları beyazlaşmış bir Piri faniydi o.
H. 31 yılının bir gününde, ufukta bir kervan göründü. Ensâr’dan bir genç vardı o kafilenin içinde. İşte bu genç, defin için kefeni bile olmayan bu adamı kefenleyip, cenaze namazını kıldırdı ve sonra da, Rebeze denilen yere defnediverdi.
Bu güzel insan, vefatında mirasçılarına harab bir ev, üç koyun ve birkaç keçi bırakıp bu dünyaya elveda dedi ve Rabbine mülaki oldu. Oysa o isteseydi, bugünkü deyimle “trilyonların sahibi” olabilirdi.
O Yiğit Adamdan bir Anekdot
İsterseniz, bir düşünürümüzün kaleminden okuyalım Ebuzer’i:
“Muaviye, Ebuzer’in, kölelerin hürriyeti ve açların doyurulmasını ne kadar istediğini biliyordu.
Bir köleye: “Eğer bu altın kesesini Ebuzer’e vermeyi başarırsan özgürsün!” dedi.
Köle, Ebuzer’e gitti. Ebuzer kabul etmedi. Köle, ne kadar ısrar edip yalvardıysa da, Ebuzer bir tek cevap verdi: “Hayır!”
Sonunda köle şöyle dedi:
“Ey Ebuzer! Allah seni bağışlasın, bu parayı al, çünkü benim özgürlüğüm sana bu parayı vermektedir.”
Ebuzer cevapladı: “Evet, ama benim köleliğim de, bu parayı almaktadır!”
Hiçbir hile, bu inatçı, cesur, zahit ve uyanık adama işlemedi. Sadece zor kullanmak kaldı...
İşte böyle. Bu dünyada, dün de, bu gün de, parayla, şan ve şöhretle, altın ve gümüşle satın alınamayan yiğitler yaşadı..
Velhasıl
Bu iki örnekten sonra geliniz Kur’an’ın şu çağrısını okuyalım.
“Ey Peygamber, de ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah`tan başkasına kulluk etmeyelim, O`na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah`ı bırakıp da, kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın……". (Âl-i İmran, 64)
Gayrimüslimler, deistler, ateistler de bu çağrıya icabet etseler ne güzel olur, değil mi?
Çünkü gerek Allah’a ortak koşmak, gerekse Ateizm, fıtrattan bir sapmadır. Ateist Filozofların pîri olan ve 80’li yaşlara gelen Filozof Antony Flew, geçen yıllarda ateist anlayışından dönüş yapmıştı. Üstelik, düşüncelerinden etkilenen okuyucularından da, özür dilemişti. “Bilimsel kanıtlar, evrenin var oluşunun arkasında bir çeşit ‘zekâ’nın bulunduğunu gösteriyor. Tanrı var olabilir” demişti…
Yukarıda mealini verdiğimiz ayette olduğu gibi, Kur’an’ın başka çağrıları da var. Bilinçli ya da bilinçsiz olarak Kur’an’ın çağrılarını dillendirenler de var. Hem de Ateist.
Meselâ; Uruguay’ın bir Cumhurbaşkanı var; Jose Mujıca. Dünyanın en fakir Cumhurbaşkanı olarak biliniyor. Kürtajı ve esrar kullanmayı hoş görmesiyle eleştirilen Mujıca’nın Ateist olduğu da söyleniyor. Ama bu adam bir konuşmasında şunları diyor:
’’Ben, insanların geceleri yatacak bir saçak altı bile bulamadıkları bir dünyada, başkalarının 500 metrekarelik malikanelerde yaşamasını anlamıyorum. Evsizler için ev, suyu olmayanlar için su lazım, ekmek lazım. Sen böyle bir dünyada özel uçağım olsun, oraya buraya gideyim diyorsun. Eğer herkes daha fazlasını isterse bir gün kimseye bir şey kalmayacak. Küresel ısınmadan bahsediyoruz ama doğaya saldırmaya ve çöp üretmeye devam ediyoruz’’
’’Eski ruhani Tanrımızı kendi ellerimizle kurban ettik ve artık “Market-Tanrının Tapınağı”ndayız. Bu yeni Tanrı, ekonomimizi, politikamızı, alışkanlıklarımızı, yaşamlarımızı düzenliyor. Bizlere faiz oranları ve kredi kartları ile mutluluğun yeni adresini veriyor. Öyle anlaşılıyor ki, bizler, yalnız tüketme için yaratılıyoruz ve artık tüketemediğimiz zaman derin hayal kırıklığına uğrayarak kendimizi yok ediyoruz.’’
Şimdi, bu sözleri söyleyen adama ne denir ki? Herhalde Âli İmran suresinin 64.cü âyetinin içeriği ile çağrıda bulunmak gerekir: Geliniz, tek ve samet olan Allah’a iman edelim! İslâm’ı sevelim. Onun söylemlerini dillendirelim ve dünyamızı güzelleştirelim.”
Vesselam. Allah’a emanet olunuz..….
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.
Şerif Ali Minaz
Kütahya'nın Simav ilçesinde doğdu. İlköğrenimini köyünde, orta öğrenimini Bursa’da, yüksek okulu da İstanbul’da bitirdi. Öğretmen olarak başladığı memuriyet hayatına...
Tüm Yazılarını Gör




