SABIR ve ŞÜKÜR
Öğlen olmak üzereydi. Elimde kahve fincanım, pencerenin önüne oturdum. Dışarıda öyle güçlü bir sıcak vardı ki, balkona bile çıkmayı göze alamamıştım. Camlara elimi sürdüm; renkli camlar güneş ışığından ısınmıştı. Bir de, havada ağır bir nem vardı. Gökyüzünün o güzelim mavisi, sarımtırak bir sis tabakası ardında kaybolmuştu. Yanıbaşımızda hızla yükselen inşaata baktım. İşçiler, başlarını, yüzlerini sarmışlar karıncalar gibi çalışmaya devam ediyorlardı. Ne de hızlı yükseliyor bu inşaat diye düşündüm. Daha başlayalı ne kadar olmuştu ki? Şimdiye dek hiçbir yerde bu kadar hızla ilerleyen, bu kadar çok sayıda gökdelen inşaatını bir arada görmemiştim. İş makinaları gece gündüz çalışıyordu. İşçiler ise Hintli, Afgan yada Bangladeşli. Gülümsedim. Aslında bu modern yüzlü yeni dünya şehrinin gerçek kurucuları bu işçiler diye düşündüm.
Öğlen ezanı duyuldu. İnsanı etkileyen, gür ve berrak bir sesle okunuyordu. Bir kıpırdanma oldu işçiler arasında. Baktım, bir karton, bir koli parçası, bir çimento çuvalı bulan, üzerinde namaza duruyordu. Yüce Yaradanın huzurunda, o müthiş sıcak altında, kavrulmuş bedenler saflar oluşturuyordu. ….Tam gün çalışan klimanın serinliğini daha bir çok hissettim sırtımda bir an. ……dondum!……
Penceremin önüne geri döndüğümde adamcağızlar küçük gruplar halinde kızgın betonlara oturmuş, birer metal kap içersindeki yemeklerini paylaşarak yiyiyor, sohbet ediyorlardı. Birden çok neşeli , mutlu göründükleri dikkatimi çekti. Yemeklerini bitirenler ise yine betonların üzerinde uzanmış, yorgun bedenlerini biraz da olsun dinlendirebilmek için uyumaya çalışıyorlardı… Bir iki gün önce de görmüştüm de, uzun uzun düşünmüştüm bu manzara üzerine. Demiştim ki, kendi kendime : “Aslında onlar bizden, buradaki pekçok kişiden daha mutlu ve huzurlu görünüyorlar. Belki de hakikaten öyle. Çalışacak işleri var, yiyecek ekmekleri var. Hatta para biriktirip memleketlerindeki ailelerine de yollayabiliyorlar. Başkaca bir kaygıları da yok. Bizim uğraştığımız yapay problemler onları hiç ilgilendirmiyor bile. Bir araya geldiklerinde oturup şükrediyorlar ve huzur içinde muhabbet ediyorlar.” Evet, fındık kabuğunu doldurmayacak dertler edinenlerin yapay problemlerinin, fındığa can verenle ilgilenenler için hiç bir önemi olmayacağını anlamak zor değil…..
Geçen sene taşındığımızda bizim evin eşyasını da dört beş Afganlı taşımıştı. Onları hatırladım bir an. Bir düşünün, biz, ağır bir eşyayı birer ucundan tutsak, taşımaya kalsak, birbirimize nasıl komut yada işaret veririz, nasıl sesleniriz. ‘Dur, yavaş, hadi yavaş yavaş” falan deriz değil mi? Onlar ise, her eşyayı yüklendiklerinde birbirlerine sadece, “Sabır, Sabır Sabır diyorlardı. Koca gün bir evi yerleştirdiler de, ağızlarından başkaca birşey çıkmadı.. Ne bir ah, nede of… sadece sabır, sabır, sabır …..
Sabretmeyi biliyorlar dedim, şükretmeyi de biliyorlar, zikretmeyi de…. Bir de fikredebiliyorlarsa ….. Utandım … Yaşamım boyunca sarfetmiş olduğum her memnuniyetsizlik ifade eden kelime için utandım, tek tek…
Sabır ve şükürle ilgili bir hikayeyi hatırladım birden:
“ Hicretin ikinci asrında iki Allah dostu yaşarmış . Birinin adı Sakık, diğeri İbrahim Ethem… İşte bu iki veli karşı karşıya oturmuş sohbet ederken, Sakık sormuş:
Nasıl yaşıyorsunuz? ‘
İbrahim Ethem:
“Nasıl yaşayacağız.. Bulursak şükrediyoruz. Bulamazsak sabrediyoruz…”diye cevaplamış.
Sakık: “Bizim Horasanın köpekleri de böyle yaparlar.” Demiş.
Bu cevaba şaşıran İbrahim Ethem: “Ya siz ne yapıyorsunuz? deyince
Sakık:” Biz mi? Bulursak bizden daha muhtaç olanlara veriyoruz. Bulamazsak şükrediyoruz. diye cevaplamış.
İbrahim Ethem ayağa kalkıp dostunun elini öpmüş. İşte marifet sırrına erenler böyle tatlı tatlı konuşur ve birbirlerinden tatlı tatlı ayrılırmış. Herkes noksanını görmeğe, gidermeye, bilmediğini öğrenmeye çalışırmış……
İşte burdaki işçilerde her daim sabrediyor , bulamadığında şükredip bulduğunda ise hep beraber paylaşıyorlardı benim gözlediğim. Bu hikaye canlanıverdi gözümde… Onlar bu hikayeyi bilmiyorlardı, ama yaşıyorlardı işte.!......
Onlardan öğrenilecek ders alınacak çok şey var diye düşündüm. Kendimize dert edindiğimiz anlamsız yapay sorunları bir tarafa bırakıp düşünmeliyiz biz de. Daha çok çok kullanmalıyız bu üç kelimeyi sabır, şükür ve zikir . Bir de fikretmeliyiz. Düşünmeliyiz . Belki de en az yaptığımız şey, bu yaşam kargaşasının içinde. Programlanmış robotlar gibi haraket ediyoruz. Gazete denilen kağıt parçaları, televizyon proramları, etrafımızdakilerin hiç durmadan yaptıkları yorumlar ve yönlendirmeler…. Ve daha pekçok olumsuz etken programlıyor bizi. Oysa bir başarabilsek düşünmeyi, farkına varmayı. Etrafımız öyle güzelliklerle, mucizelerle dolu ki. Her kötü dediğimizde ne dersler ne güzellikler saklı….
Düşünenlerden ve farkına varanlardan olabilmek duası ile..
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.




