BORSA
BIST 100 13.536,84 %4,76
Altın 6.785,55 ₺/gr %0,53
Bitcoin $71.835 %4,65
Dolar 44,53 ₺ %0,19
Euro 52,06 ₺ %0,47
Sterlin 59,85 ₺ %0,73
Gümüş 107,90 ₺/gr %3,04
Ethereum $2.228,74 %6,33
İsviçre Frangı 56,32 ₺ %0,70
Kanada Doları 32,17 ₺ %0,12
Avustralya Doları 31,41 ₺ %0,92
Japon Yeni 0,00 ₺ %0,01
Suudi Riyali 11,88 ₺ %0,12
BAE Dirhemi 12,12 ₺ %0,19
Rus Rublesi 0,57 ₺ %0,23
Çin Yuanı 6,52 ₺ %0,18
ANKARA 1°C 6.785,55 ₺/gr 44,53 ₺ 52,06 ₺
Anasayfa Makaledetay
Mustafa GÜL

UMRE YOLCULUĞU-3-

29.04.2014 00:00 Mustafa GÜL 3
UMRE YOLCULUĞU-3-

 

           KÂBE’DE İLK CUMA

 

        Hira’dan sonra Hz. Hatice’nin mezarının bulunduğu Cennetü’l-Muallâ Kabristanı’nı ve Cin Mescidi’ni de gördükten sonra, öğle namazına  Kâbe’ye yetiştik.

        Cin Mescidi, Rasulullah’ın (sav) cinlere Kur’an okuduğu yere yapılmış. Cin, Arapça’da tanınmayan, bilinmeyen anlamına geliyor. Peygamberin hitap ettiği bu topluluğun da, Mekkelilerin tanımadığı,  bilmediği yabancılar olduğu söyleniyor. İstanbul’a dönünce bu konuyu biraz daha araştıracağım.

         Çok hareketli geçen birinci ve ikinci günden sonra, biraz kendimize geldik. Etrafı tanımaya başladık. Beytullah’ın içindeki tenha yerleri keşfettik. Buluşma yerlerimizi tespit ettik.

         Mekke’deki dördüncü günümüz olan Cuma günü, rahat yer bulalım diye Mescide bir buçuk saat önce gittik. Dış avluda zor yürüdük. 1. ve 2. katların kapıları kapanmıştı. Bizi yürüyen merdivenlerle 3. Kata yönlendirdiler. İnşaat halindeki 3. katın açık olan yarısı çok geniş bir alana sahip. Ömer, koridorun bir köşesine sığınıp güneşe çıkmadı.

         Saat kulesinin gölgesinde yer bulunca Ahmet’le çok sevindik. Daha önce eleştirdiğimiz bu yapının işimize yarayacağını tahmin etmemiştik. Oturduk. “Keşke hanımlar da gelseydi.” diye hayıflandık. Yarım saat sonra 50-60 m. ilerideki bir noktaya taşındık. Ahmet gitti babasını da çağırdı. Rahatımız, manzaramız iyi.

         Ezana çeyrek kala gölge kısaldı. Biraz sonra güneşte kaldık. Kaçacak yer yok. Bütün  alan güneş. Ezan uzadı, hutbe uzadı, namaz uzadı. Ömer’le benim kafamız iyice kızardı. Ahmet’in uzun saçları bayağı işe yaradı. Biz mendil ve şapka ile korumamıza rağmen başımız iyice yandı. Saat kulesinin yalancılığı, sahtekârlığı, kandırması bize çok şeyler düşündürdü. Aldatıcı dünya zevklerinin geçiciliğini; şatafatlı görünüşlerin arkasındaki riyakârlığı; hesapsız kitapsız hareket etmenin zararlarını; dünya hayatının bir gölge gibi oluşunu, hatta Adem ve Hava’nın Şeytana kanışı bile aklımıza geldi.

 

                                   HUDEYBİYE ZİYARETİ

 

         Cumartesi akşamı Hudeybiye’yi ziyaret ettik. Bu sefer rehberimiz Yozgatlı Şeref.  30 yıldır Mekke’de imiş. İki saat boyunca durmadan konuştu. Mekke’nin havasının, kayasının, toprağının ve insanının sert olduğunu; 500 yıldır Mekke’de oturanların bile makbul sayılmadığını; asabiyetin çok önemli olduğu, sonradan gelenlere pek kıymet verilmediğini; Mekke’nin varoşlarında, elektriksiz, susuz binlerce insanın yoksulluk içinde yaşadığını; krallığın birçok yanlış tutumlarını anlattı. Bu arada Hudeybiye  Antlaşmasıyla ilgili içi abartılmış hikâyelerle dolu bir çok bilgileri de soluksuz zikretti.

        Hudeybiye, Mekke’ye 22 km. uzaklıkta. Bu şu anlama geliyor, Hicret’in altıncı yılında, 1400 kişiyle yola çıkan müminler 400 km. yol aldıktan sonra, Mekke’ye iki adım kalmışken geri dönmek zorunda kalıyorlar. Hac ibadetini yapma, Mekke’yi yeniden görme arzusuyla, aşkıyla, umuduyla yapılan yolculuk yarıda kesiliyor. Elçi olarak gönderilen Osman’ın “öldürüldü” haberi alınınca, Yüce Nebi 1400 kişiden, hazırlıksız oldukları halde, savaşmak için “ÖLÜMÜNE BİAT” alıyor.

         Tartışmalardan sonra imzalanan Hudeybiye antlaşması, müminler için üzücü ve aleyhte görünse de, sonunda kazanan müminler oluyor. Rehberimizin o tatlı anlatımına dayanamayıp iki üç yerde müdahale ettim. Çoğu din görevlisinin, hatibin, televizyon kanallarındaki reytinkçi konuşmacıların, uydurulmuş kitaplardan okuyup, anlattığı: “Hudeybiye Kuyusu başında Peygamberimizin parmaklarından akan suyla 1400 kişi, su ihtiyacını gideriyor, hatta bu mucize, bugünkü artezyen kuyularının da bir işareti.” şeklindeki hikâyeyi tekrar edince:      “İyi de, üç yıla yakın süren o boykot günlerinde, sıkıntıların giderildiği böyle bir mucizenin gerçekleşmediğini” söylüyorum. Bir de: “Peygamberimiz buyurmuş ki: Benim gücüm kırk peygamberin gücünden daha fazladır.” sözü karşısında, O’na  Bakara Suresi’nin 136. ve 185. ayetlerini hatırlattım: “Allah’ın Elçileri arasında ayrım yapmayınız.” Sevmiştim Şeref’i. Anlattıklarında samimiydi. Öyle öğrenmişti. Okuduğu kitaplar öyle yazıyordu. Dini, Kur’an kaynaklı öğrenmeyince de, bildiklerini test edecek bir ölçüsü yoktu. Her duyduğuna “eyvallah” diyordu. Arabadan indiğimizde O’na dedim ki: “Sahih oluşunda kuşku olmayan şu hadisi sakın aklından çıkarma: “Benim adıma bir yalan uyduran, Cehennemdeki yerine hazırlansın!”

 

                  FARKLI COĞRAFYALARDAN GELEN MÜMİNLERİN TÜRKİYE UMUDU

 

                                         9.Şubat.2014. Pazar. Medine, Mescid-i Nebevi.Saat.17.20.

 

      Mekke’de kaldığımız on gün çok hareketli, bereketli ve yoğun geçti. Otele yemek ve yatmak için uğruyorduk. Vaktimizi daha çok Kâbe’nin içinde, O’nu seyrederek, tavaf ederek, Kur’an okuyarak, namaz kılarak, dua ederek, oğlum ve torunumla sohbet ederek geçiriyorduk.

       Her ülkeden gelen müminlerle tanıştık, selamlaştık, konuştuk, çoğuyla da el sıkıştık. Geldiğimizin üçüncü günüydü. Asansörde bulunan Yemenli, Mısırlı, Libyalı, Cezayirli müminlerle tanıştık. Altı veya yedi kişiydi. Benim Türkiyeli olduğumu öğrendiklerinde yüzlerindeki tebessümü ve aynı anda çıkan “maşallah” sesini unutamıyorum. 2005 Hac ziyaretimde : “Erbakan, Hasan Şaş ve Hakan Şükür” isimlerini söyleyerek Türkiye’yi tanıdıklarını belirtiyorlardı. Bugün tanıştığım en az 15 ülkenin insanı :”Erdoğan” diyor, bazıları “Ahmet Davutoğlu” ismini ekliyor.

       Elli yaşlarında bir Mısırlı’ya “Türkiye” deyince, gözleri parladı, “Erdoğan” dedi, sağ bileğini öpüp alnına koydu. Sonra “Mursi” dedi, iki eliyle zindan işareti yapıp ağladı. Dondum kaldım. O’nu teselli edecek bir kelâm da bulamadım.

        Perşembe sabahı Beytullah’a biraz erken gittik. Son tavafımızı yaptık. Sabah namazını kıldıktan sonra Kâbe’den ayrılış biraz hüzünlü oldu. Anavatandan, doğduğumuz topraklardan ayrılış gibi üzdü bizi.

 

                                    MEDİNE’YE DOĞRU

 

        Saat 12.00 de Medine’ye hareket ettik. 16.00 da vardık. Yaklaşık 430 km. lik yolu dört saatte almıştık. Dümdüz, üçer şeritli yollardan, çok yüksek olmayan yüzlerce dağların arasından, çöllerden geçerek Medine’ye ulaştık. Yolda büyük, küçük, siyah, beyaz, kırmızı, kahverengi deve sürüleriyle karşılaştık.

        Son model arabayla, dümdüz yollarda keyifli bir yolculuk yaparken, Peygamber, arkadaşı Ebubekir ve yardımcıları iki kişinin 15 gün süren yolculuklarını konuştuk. Üç gün Sevr’de, dört gün Kuba’da, sekiz gün ıssız çöllerde süren kaçışı düşündük. Gündüzleri gizlenerek, daha çok geceleri olmak üzere dağ bayır günde ortalama 50 km. yol alışlarını hayal ettik. Bugün Türkiye’de anlatılan bazı evliyaların öğle namazını Fatih Camii’nde, ikindi namazını Kâbe’de kıldığını(!) hatırlayınca, Yüce Rabb’imin, son nebisini hiç de kayırmadığını düşündük. Öyle ya, İstanbul’dan Mekke’ye ışınlanmak, Allah’ın o veli kullarına bir ikrâmı ise, O sevgili Nebi’sinden niçin bu ikrâmı esirgemiş? Zira Mekke-Medine arası İstanbul’dan daha yakın. İşin gerçeği şu ki, O Sevgili Peygamberimizin Hicret yolculuğunda çektiği sıkıntıları hatırladıkça, yaptığımız rahat yolculuktan utandık, O’nun sevgisi, muhabbeti, örnekliği, gönlümüzdeki yeri daha perçinleşti ve daha yüceldi.

Paylaş:

Bu Yazıyı Puanla

0/5 (0 oy)

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Yorum Yaz

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

0/1000
Güvenlik Kodu