Hüseyin Demir
Çamlıca’ya Cami teşebbüsüne, bütün müminler gönülleriyle, akıllarıyla, fikirleriyle katılıyor, bu hayırlı teşebbüsün, İslam dünyasının baharı ile bütünleşmesini önemsiyor, güzelliklerle taçlanmasını bekliyorlar.
Evet, henüz ufukta görünmezken bile, söylentisiyle dostta, düşmanda makes buldu bu proje. Ve görülen o ki, zaman ve şartlar bu camiye yeni heyecanlar yükleyecek.
Kur’an-ı Kerim, hadisler ve ilk İslam kaynaklarında "câmî" karşılığında "mescit" kelimesi geçmektedir. Mescid’ secde edilen yer anlamında bir mekan ismidir, namazın başka rükünleri de olmasına rağmen ibadet edilen yer, önemine binaen secdeye izafe edilmiştir. İnsanın daha ilk yaradılışında şahid olduğu secde (Bakara, 2/34) hürmet ve tazimin en güzel ifadesidir. Hz peygamber (s.a.v) onu kulun Allah’a en yakın anı olarak vasıflandırmıştır. İçinde Allaha ibadet edilen her yere mescit denilmiştir. Kuran, bu geniş anlamıyla mescidi, geçmiş dinlerin mabetleriyle beraber zikreder (Hac, 22/40).
Osmanlılar döneminde padişahlar tarafından inşa ettirilen büyük camilere "selatin camileri", vezirler ve diğer devlet ricali tarafından yaptırılan orta büyüklükteki camilere, banisinin/ yaptıranın adına izafeten sadece cami (Koca Mustafa Paşa Camii gibi), küçük olanlara da mescit denilmiştir.
Cami, yapı ve sanat eseri olmanın ötesinde bir anlam taşır. Asıl veçhesi İslam’ın maddi, manevi değerler merkezi, İslâm’ın kalplere kazınan mührü olmasındadır. Yeryüzünde inşa edilen ilk mescid’in beytullah/ kabe, diğer mescitlerin ise sadece onun şubesi konumunda olmaları da mescitlerin bu fonksiyonunu çok güzel ifade etmektedir.
İslam’da cami, kapısı sadece ibadet öncesi açılıp sonrasında kapanan bir mekan değildir. Deyim yerindeyse cami, İslami hayatın kalbidir. Onun için Müslümanlar, hayatı Müslüman-ca yaşadıkları dönemlerde camilere sadece namaz kılınan yer olarak bakmamışlar, oraları eğitim-öğretim ve kültür merkezleri olarak da kullanmışlardır. Nitekim Mescid-i Nebevi’nin bir bölümünden ibaret "suffe", İslam’da ilk öğretmen okuludur.
Aynı zamanda bir devlet başkanı olan Peygamberimizin evinin hemen mescidin bitişiğinde olması, devletle alakalı meseleleri mescidde halletmesi, yabancı elçileri orada karşılaması, daha sonraki dönemlerde de "Daru’l-imare’lerin/ Hükümet Konaklarının camilerin hemen yanında yapılmasının ilham kaynağı olmuştur.
Osmanlılar döneminde uzun süre devam eden teftiş ve tahkikatlar da halka açık olarak camilerde yapılmış, bir çok merasim camilerde icra edilmiştir. Bütün bunlar camilerin İslam-i hayatın kalbi olduğunun en büyük şahididir. Camlıca Camii projesine bir de bu açıdan, camilere gerçek fonksiyonlarını iade, onlara gerçek hüviyetlerini kazandırma hamlesi olarak da bakmalıyız diye düşünüyorum.
İstiklâl Marşı şairimiz, Süleyman iye Camii’ni yeniden yapabilmek için, "Bir Süleyman daha lazım yeniden, bir de Sinan" diyor. Zamanı aşan seslerin doğurduğu eserlerde Süleyman, Sinan’dan öncedir. Eserin rüyası, tasavvuru, ufku, temel çizgileri Süleyman’dadır. Elbette Sinan da çok önemlidir. Ama Süleymansız Sinan yok. Süleyman eserini yakından takip ile Sinan’ıyla yardımlaşmalı; hayallerini katmalıdır. Yoksa ufkunda, asra yüklenmek istenen anlam ve heyecan dalgalarında kırılmalar doğabilir.
Pazar günü arkadaşlarla bir boğaz gezisi yaptık. Boğazın Anadolu yakasında çok az yeşillik kalmış. Neredeyse görülen her yer bina. Burada dikkat çeken bir şey var, Üsküdar’dan birinci boğaz köprüsü ile ikinci boğaz köprüsü arası boğaz sırtlarında gözüken alanda ancak en az 3 veya 4 km arayla bir cami. Bir Müslüman camiye gitmek için en az 1 veya 2 km yürümek zorunda kalacak. Bu gerçekler ortada iken, birileri camilere ne gerek var yaygarası çıkarıyor. Aslında bu yaygara kendi dünya anlayışlarına göre mabetsiz bir şehir oluşturma düşüncesinde olanların çıkardığı yaygara, yani onlara göre son derece makul.
Peki ne yapmalı, "Oralara asla cami yapılmamalı" gibi bir hükme mi varmalı?
Tabii ki, hayır. Bir süredir, Zeytin burnu’nda yükselen gökdelenlerin, Sultanahmet’in, Ayasofya’nın görüntüsüne karıştığından yola çıkarak İstanbul’un kaybolan siluetini tartışıyoruz.
Yani gide gide Sultanahmet’in, Süleyman iye’nin, Yavuz Selim’in tepelerdeki alabildiğine özgür görünümlerinin gölgeleneceği bir "İstanbul işgali"nin gerçekleştiği zamanlara doğru yürüyoruz. Tayip Erdoğan, Ata şehir’in yanına bir cami koydu. Evet, deyim yerindeyse monte etti.
Bu, bence"İstanbul’un işgali"ne karşı bir direnç ifade ediyor.
İstanbul un en yüksek tepelerinden Çamlı caya yapılacak "selahaddin camii" Anadolu yakasının taçlandırılmış elması olarak görülür.
Öyle bir elmasın da oraya yakışmayacağını söyleyenler ise Bu milletin dinine ve camisine saygı duymayanlar olacaktır. Ki bunlar şimdiye kadar hep vardılar ve olmaya da devam edeceklerdir.
Özetle ifade edecek olursak: Aslında Çamlıca’ya cami, İstanbul’un Fetih’le gelen kimliğini korumaya yönelik bir reflekstir. Tayyip Erdoğan ise (taşgetirenin deyimiyle) kendi İstanbul’unu korumaya çalışıyor, öteki cenah kendi dünyasına göre bir İstanbul oluşturmaya yöneliyor. Bu kavga, aslında bilinen ve devam ede gelen "Nasıl bir Türkiye" kavgasıdır.
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.



